İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’ye Göre İman, Tevhid ve Büyük Fıkıh Anlayışı

kursudekimucadele
Yazı boyutu:

İslam itikadının temel taşlarını oluşturan tevhid, iman ve adalet kavramları, mezhep imamımız İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin (rh.a) eserlerinde derin ve sarih teşbihlerle açıklanmıştır. Talebesi Ebû Mutî‘ el-Belhî’nin aktardığı El-Fıkhu’l-Ebsat risalesindeki temel yaklaşımlar, Ehl-i Sünnet omurgasının anlaşılmasında rehber niteliğindedir.

​1. İmanın Mahiyeti ve İlahi Adalet

​İman, mümini ahirette en şiddetli azaptan korur. Zira azabın en şiddetlisi inkâr edenlerin (kâfirlerin) göreceği azaptır; çünkü küfürden daha büyük bir günah yoktur.

​Günah işleyen mümin, Allah’ı inkâr etmemiş, ancak emredilen bazı hususlarda O’na asi olmuştur. Yüce Allah kuluna azap ederse, yalnızca işlediği günah nispetinde karşılık verir; işlemediği bir fiil sebebiyle kişiyi cezalandırmaz. Bu durum, bir cana kıyan fakat hırsızlık yapmayan bir kimsenin yalnızca katil suçundan yargılanıp hırsızlıkla cezalandırılmamasına benzer. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

​“Yaptıklarınızdan başkasının karşılığını görmezsiniz.” (Yâsîn, 36/54)

​2. Tevhidin Birliği ve Şirkin Farklı Suretleri: İnci Misali

​Meleklerin, önceki ümmetlerin ve bizim yükümlü kılındığımız ameller ile ibadet şekilleri farklılık gösterebilir. Ancak gök ehlinin (meleklerin), geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin ve Muhammed (s.a.v.) ümmetinin imanı birdir. Çünkü tevhid hakikati değişmez: Yalnızca Allah’a iman etmek ve sırf O’na kullukta bulunmak.

​Buna mukabil, şirke ve küfre düşenlerin inkârı temelde birleşse de nitelemeleri ve batıl ibadetleri çeşitlidir:

  • ​Yahudiler: “Allah’a ibadet ediyoruz” derler; ancak O’nu beşer suretinde tavsif edip Üzeyir’i O’nun oğlu saydıklarında gerçek manada Allah’a iman etmiş olmazlar.
  • ​Hristiyanlar: “Allah’a ibadet ediyoruz” derler; fakat O’nun İsa’nın cesedine veya Meryem’in rahmine girdiğini, bir mekana sığdığını öne sürdüklerinde hakiki imana ulaşmış sayılmazlar.
  • ​Mecûsîler: “Allah’a ibadet ediyoruz” dedikleri halde O’na ortak, eş ve evlat isnat ettikleri için Allah’ı tanımamış olurlar.

​Bu durum meşhur üç kişi misali ile izah edilir:

  • ​Birinci şahıs, elinde dünyada benzeri olmayan beyaz bir inci bulunduğunu iddia edip bir kara üzüm tanesi çıkarır ve bunun inci olduğuna yemin eder.
  • ​İkinci şahıs, benzersiz bir inciye sahip olduğunu öne sürerek bir ayva çıkarır ve onun inci olduğunu savunur.
  • ​Üçüncü şahıs ise eşsiz bir inci getirdiğini söyleyip bir çamur parçası gösterir.

​Bu üç kişinin ortak noktası, nitelemeleri farklı olsa dahi hiçbirinin gerçek inciyi bilmemesidir. Batıl inanç sahipleri iki veya üç ilah tasavvur edip kendi uydurdukları vasıflara taparken; müminler bir ve tek olan Allah’ı kemal sıfatlarıyla tevhid ederler. Kâfirûn Suresi’ndeki hitap bu hakikate dayanır:

​“De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.” (Kâfirûn, 109/1-3)

​3. Fıkh-ı Ekber Nedir?

​Talebesi Ebû Mutî‘, İmam-ı Âzam’a “Fıkh-ı Ekber (En Büyük Fıkıh) nedir?” diye sorduğunda, Ebû Hanîfe itikadın ve Ehl-i Sünnet metodolojisinin esaslarını şöyle sıralar:

  1. ​Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek: Kıbleye yönelen bir kimseyi işlediği herhangi bir amelî günah sebebiyle dinden çıkarmamak ve imandan uzaklaştırmamak.
  2. ​Emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker: İyiliği emredip kötülükten alıkoymak.
  3. ​Kadere rıza: Takdir olunan şeyin mutlaka başa geleceğini, takdir edilmeyenin ise asla isabet etmeyeceğini bilmek.
  4. ​Sahabeye hürmet: Peygamberimizin (s.a.v.) ashabından hiçbir kimseyle bağı koparmamak, birini sevip diğerine buğzetmemek; Hz. Osman ile Hz. Ali arasındaki hadiselerin nihai hükmünü Allah’a havale etmek.

​Ebû Hanîfe şöyle buyurur:

​“Dinde fıkıh (inanç ve itikat anlayışı), ahkâmdaki fıkıhtan (amelî hükümlerden) daha üstündür. Kişinin nasıl ibadet edeceğini ve Rabbini nasıl tanıyacağını öğrenmesi, kuru bir bilgi yığını toplamaktan çok daha hayırlıdır.”

​4. Mücmel İman ve İrade Meselesi

​Şirk diyarında (dârülharp) bulunup İslam’ı teferruatıyla bilmeyen; farzları, amelleri ve kitabın detaylarını öğrenme fırsatı bulamadığı halde Allah’ı ve tevhidi toptan (mücmel olarak) tasdik eden kimse, amel edemeden vefat etse dahi mümindir.

​İmanın rükünleri; Allah’ın birliğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, cennet ve cehenneme, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna, hiçbir kulun kendi amelini tek başına yaratma kudretine sahip bulunmadığına şahitlik etmektir.

​“Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” (Kehf, 18/29) ayetini delil getirerek iradeyi mutlak manada kendine nispet eden kimse hakkında ise İmam şu tespitte bulunur:

İlgili ayet kula mutlak bir bağımsızlık tanımak için değil, bir tehdit ve ikaz (vaîd) olarak inmiştir. Kulun iradesi ilahi dilemeye bağlıdır:

​“Siz ancak Rabbiniz olan Allah dilerse dileyebilirsiniz.” (İnsan, 76/30)

​Bu ayrımı kavrayamayan kimse ayeti inkâr etmediği, lakin ayetin tevilinde ve yorumlanmasında hataya düştüğü için tekfir edilmez.

​Kaynaklar

​[1] İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, İman ve Küfür Bölümü, s. 29

[2] İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, Tevhid ve Şirk Bölümü, s. 30

[3] İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (Rivayet: Ebû Mutî‘ el-Belhî), El-Fıkhu’l-Ebsat, Fıkh-ı Ekber Tarifi, s. 33

[4] İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (Rivayet: Ebû Mutî‘ el-Belhî), El-Fıkhu’l-Ebsat, Mücmel İman ve Kader Bahsi, s. 35-36

[5] Kur’ân-ı Kerîm: Yâsîn 36/54, Kâfirûn 109/1-3, Müddessir 74/54-56, İnsan 76/30, Kehf 18/29

Views 1