İslam’da İman Nedir? İcmâli ve Tafsili İman ile İman-Amel İlişkisi

kursudekimucadele

İslam âlimleri, iman kavramını derinlemesine incelemiş ve derecelerine göre iki ana başlıkta toplamışlardır. İmanın İki Hali: İcmâli ve Tafsili İman

Yazı boyutu:

İman, kelime anlamı itibarıyla inanmak ve güvenmek demektir. Dini bir terim olarak ise Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bize bildirdiği şeylerin hepsinin hak ve doğru bulunduğunu hiçbir şüphe duymadan kalben kabul ve tasdik etmektir. Bir kişi manasını bilerek ve kabul ederek “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah” dediğinde iman etmiş sayılır. [1]

İslam âlimleri, iman kavramını derinlemesine incelemiş ve derecelerine göre iki ana başlıkta toplamışlardır.

1. İmanın İki Hali: İcmâli ve Tafsili İman

İman, kişinin bilgi ve tasdik seviyesine göre ikiye ayrılır:

  • İcmâli İman: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’tan alıp haber verdiği şeylerin hepsine birden; delillerini ve inceliklerini bilmeden toptan inanmaktır. Herkes için farz kılınan imanın ilk derecesidir ve İslam dairesine bu ana kapıdan girilir. [1]
  • Tafsili İman: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği şeylerin her birini delilleriyle bilip inanmaktır. Dinin zaruriyatını (kesin hükümlerini) bütün teferruatıyla (ayrıntısıyla) öğrenip tasdik etmeyi gerektirir. [1]

Kur’an’da sabit olup sahih hadislerle de açıklanan iman esasları sadece yaygınlık kazanan 6 unsurdan ibaret değildir. Kur’an-ı Kerim’deki tüm ayetlere, sahih hadislere, sahabenin icmasına ve dinden olduğu kesin olan tüm ameli ve ahlaki hükümlere inanmak mümin olmanın şartıdır. [1]

2. Hak Mezhep İmamlarına Göre İman ve Amel İlişkisi

İslam âlimleri, inanç esasları konusunda hemfikir olsalar da iman ve amel (ibadet ve eylemler) arasındaki ilişkiyi farklı açılardan değerlendirmişlerdir.

İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam Maturidi’nin Görüşü

İmam Maturidi’ye göre iman, kalple tasdikten ibarettir. İmam-ı Azam Ebu Hanife ise imanı “kalp ile tasdik ve dil ile ikrar” olarak tanımlar. Ebu Hanife’ye göre amel, imanın bir parçası değildir:

“Amel imandan, iman da amelden başkadır. Zira hayızlı kadın namazdan muaf tutulurken, imandan muaf tutulamaz. Eğer amel imandan bir parça olsaydı, amelin düştüğü hallerde imanın da düşmesi gerekirdi.”

[2]

Ebu Hanife’ye göre; Allah’ı tanımada, tevekkülde, rizada ve korkuda tüm müminler eşittir. Farklılık ancak amel, derece ve makam yönündedir. [2]

İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel’in Görüşü

Bu üç büyük imam, imanı “kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve azalar ile amel” olarak tarif etmiştir. Ancak bu tanım, amelin imanın “asli bir şartı” olduğu anlamına gelmez. Onlar ameli, imanın kemal (olgunluk) şartı olarak görmüşlerdir. İmam Şafii’nin şu tespiti bu durumu netleştirir:

“Sadece tasdiki ihlal eden münafık olur. Sadece ikrarı terk eden kafir olur. Sadece ameli terk eden ise fasık olur (büyük günahkar), ancak dinden çıkmaz ve ebedi cehennemde kalmaz.”

[1]

Ahmed b. Hanbel de büyük günah işleyen ehli kıbleyi, kalbinde inkâr ve hafife alma yoksa tekfir etmemiş (dinden çıkmış saymamış), aksine bu kişiler için af ve mağfiret dilenmesi gerektiğini belirtmiştir. [1]

3. Ehli Sünnet Dışındaki Fırkaların Yaklaşımı

Ehli bid’at olarak adlandırılan ve Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabının yolundan ayrılan fırkalar, iman-amel ilişkisinde farklı ve sert tutumlar sergilemişlerdir:

  • Hariciler: Ameli terk eden kimseyi şartsız koşulsuz kafir sayarlar. [1]
  • Mutezile: Ameli terk edenin iman ile küfür arasında bir yerde (el menzilu beyne’l menzileteyn) olduğunu iddia ederler. Tövbe etmeden ölürse ebedi cehennemlik kabul ederler. [1]

Ehli Sünnet uleması ise Ashab-ı Kehf veya Firavun’un sihirbazları gibi hiç amel etmeye fırsat bulamadan vefat edenlerin cennetlik olduğu hususunda ittifak ederek, amelin imanın “rüknü” değil “kemali” olduğunu kanıtlamışlardır. Mümin, namaz kıldığı için mümin sayılmaz; mümin olduğu için namaz kılar. [1]

4. İmanda Artma ve Eksilme Olur mu?

İmanın kalp ile tasdik olduğu görüşünü benimseyen İmam-ı Azam ve İmam Maturidi gibi âlimlere göre imanın aslında (tasdikte) artma ve eksilme olmaz. Bir kişi şeksiz şüphesiz inandıktan sonra ne kadar günah işlerse işlesin, inancının özü eksilmez. [1]

Ancak İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel gibi ameli imanın tarifine katan âlimlere göre iman artar ve eksilir. Buradaki artma ve eksilme imanın aslında değil, kemalinde (olgunluğunda) meydana gelen bir değişimdir. Hakikatte tüm Ehli Sünnet imamları tasdiki esas kabul etmiştir. [1]

5. Mukallidin İmanı ve Müslümanın Sorumluluğu

İtikadi hükümlerde hiçbir şüpheye yer vermeden başkasını taklit edenlerin (mukallit) imanı sahihtir. Ancak delillere ulaşma ve araştırma imkânı varken bunu yapmayanlar günahkâr olur.

Gerçek bir Müslümana düşen görev, icmâli iman ile yetinmeyip İslam inançlarının ana unsurlarını yeteneği oranında öğrenmektir. Kur’an ayetleri ve sahih hadislerdeki emir ve yasakları, farz ve haramları gücü yettiğince öğrenip bunların hak olduğuna ayrı ayrı iman etmek (tafsili iman), inancın zirvesidir. Bu dereceye ulaşmak ilim gerektirir. [1]

Netice itibarıyla: Her Müslüman, sahip olduğu ilim kapasitesiyle orantılı olarak sahip olduğu imandan mükelleftir ve ondan sorumlu tutulacaktır. [1]

Kaynaklar

  1. İslam İtikadı ve Temel İnanç Esasları Metni
  2. İmam-ı Azam, El-Vasiyye

Yazar: Şenol Demir

İslami araştırmalar, itikad ve ahlak yazıları.

Views 4